Bugün hava berrak ve güneşli. Gök yüzünde bir tane bile bulut yok. Kuşların cıvıltısı, tavukların ötüşü insana huzur veriyordu. Hatta cırcır böceklerinin o rahatsız edici sesi bile hoşunuza gidiyor. Hafif meltem vardı. Annem mutfakta kahvaltıyı hazırlıyordu. Onun çıkardığı seslere uyanmıştım. Aslında çoktan uyanmış ama zihnim açık şekilde uyumaya çalışıyordum. Bu sabah beni kaldırmamıştı annem. Normalde annem sabah erken kalkar ahıra gitmeden beni uyandırır kahvaltıyı hazırla derdi. Güneş resmen odama doğmuştu bu sabah.
Son dakikalar kalmıştı. Herkes öğretmenin anlattıklarını değil de eli kulağında olan zilin o tiz kuş sesini duymayı bekliyor gibiydi. Hoca kara tahta önünde elinde tebeşirle tahtaya bir şeyler yazarken ben eve gidip yiyeceğim yemeğin hayalini kuruyordum. Üzerimde dizlerimin epey üstünde olan mavi önlüğüm, beyaz kolalı yakalığım vardı. İlkokulun son senesi yani beşinci sınıf olduğu için yeni önlük almamışlardı bana. Bu sene idare et nasılsa seneye yeni forma giyeceksin. Omuz silkmiştim umursamaz şekilde. Anlamsızca seviyordum önlüğümü. Hemde maviydi ne güzel. Seneye lacivert ceket, gri etek giyecektim. Kırmızı kurdaliye takacaktım beyaz gömleğin yakasına. Bu kadar kötü kıyafet olmazdı sanırım diye düşünedururdum. Lakin köyümüzde tek okul vardı ve ben aynı okulun diğer bölümüne yani ortaokul dediğimiz ikinci kısmına abilerin ablaların olduğu yere geçecektim. Okulun yarısı kendi akrabalarım oluşturuyordu zaten. Sülalecek yer etmiştik okulda. Diğer yarısı da komşularımızdı..
Matem
içinde yüreğim. Bu kadar hassas olmaktan nefret ettim. Gücümü harcadım,
tahammülüm tükendi. Kendimi tanıyamıyorum artık dediğim en uç noktaya
ulaştığımı düşünmem suç olmasa gerek. Zira bu naiflikteki tüm çabalarımı
solduran ne kadar şey varsa yaşadım. Kimseye de kızamıyorum kendime kızdığım
kadar.” Ne vardı bu kadar hassas olmasaydım” demeden alamıyorum kendimi. İyilik
olsun dedikçe ikiyüzlülüğün en âlasıyla tanıştım. Annem “ Herkesin söylediği
yanına kâr kalıyor.” derken aldığı yaraları göz ardı ederek geçemeyeceğim bu
sefer. Zira ağızdan çıkan bu söz onunda zamanında bu dersden faydalandığını
anlamama yetiyor.
Kelimelerin tozlu raflarda salınarak dolaştığı anlarda çıka geldi kalem. O puslu hatıraların güçlü duyguları ile yoğrulacak ucu pas tutmuş tükenmez kalemle buluşacaktı artık temiz bir sayfa. Kitabın safran sarıya çalık yaşanmışlıklarında dolandı bir süre. Bir süre de kendisinden kopardı o duygularını. Geçmişe dönüp baktığında kalemle kağıdın buluşmasına sadece " Bir Rüya" diye adlandırıyordu. Ne kalem güçlü ne kağıt. Onlar hasretti birbirlerine. Başağın suya hasreti nerede biter?
Buharlaşan cama çizgiler çizip resim yapıyordum. Çizgilerin bittiği yerde biriken buhar damla halini alıp aşağıya doğru süzerek çizdiğim resmi bozmuştu. Dışarıda sokak lambaları gecenin karanlığında ışık huzmesi olarak gözlerime yansıyordu. Ses yok ama yaşam vardı. Bir yerlerde kesinlikle yaşam vardı. Üzülen, gülen, çılgınca eğlenen ve hunharca ağlayan. İnsan bir vücut ama insanlık farklıydı. Vadinin içinden hızla gelen sis etrafı kaplamıştı. Artık karşı taraftaki ışıkları görmüyordum. Sadece esen rüzgarın sesi vardı. Birde sessizliğin o sesi. Ama o sesi kimse kolayına duyamaz o sebeple sessizliğin sesi denmiş ona. Yani bence öyle. Çünkü insanlar bir şeylere kendi penceresinden bakar. O pencerenin manzarasını yine kendisi oluşturur. Aslında öyle de değil, direkt pencerenin karşısına manzarayı koyar sonra o pencereden kendi koyduğu manzarasını seyreder. Öyle işte.
Gökyüzünde asılı kaldı umutlar. Narin çiçeğin dalından yaprağını kopardılar. Usul usul dokundu kalplere kimi sözcükler, bağrından kopup gelen o ince anlamı görmekti asıl mesele.
Tebessüm ettik. açmakta olan goncaya, uçuşan kelebeklere, öten kuşlara, tatlı melteme, gülen bebekle güldük, oynaşan köpekleri izledik, oyunda mızıkçılık yapan çocuğu sakinleştirmeye çalışırken tebessüm ettik..
Bir karga ilişiyor gözüme. Koca koca camların ardında ayakta durmuş onun semada süzülüp asfalt yola inişini izliyorum . Olmak istemediğim ama olmak zorunda kaldığım yerde öylece kollarımı arkada bağlamış onu izliyorum. Başı,
" Artık çok geç. Neyse, bunları konuşma, bahsetme bile. Uyu..." annem biraz duraklayıp sonra konuşmasına devam etti. " Yarın nikahın var." Oturduğu yerden kalkıp giderken bir anda durup geri dönmüştü. Gözlerimin rengini aldığı o yeşil gözlerindeki hüzün yüreğimi kor gibi yakmıştı. Yazmasının altından görünen beyazlamaya yüz tutmuş saçları, daha kırk beş yaşında olan annemin yaşam izlerini taşıyordu adeta. Çalışmaktan sertleyip çatlayan ellerini yanağıma koyup okşamaya başladı.